Her Patates Kızartması Aynı Değildir: Kitsch, Kifayetsiz Muhteris ve Greenberg

McDonald's patatesiyle, evde usulüne göre kızartılmış, çıtır çıtır, üzerine tuz ve kekik serpilmiş patates arasında dağlar kadar fark var. İkisi de patates, ikisi de kızartma, ikisi de popüler.

İşte popüler kültür de böyle. Popüler diye her şeyi aynı torbaya koymak, bütün patates kızartmalarını farksız görmek gibi haksızlık olur. Bu yazıda popüler kültürün kendi içindeki hiyerarşisini konuşacağız. İşin içine üç şey girecek: kitsch, kifayetsiz muhteris ve Clement Greenberg. Hazırsanız başlayalım.

Kitsch, 19. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmış bir terim. İlk kez 1860'larda veya 70'lerde Almanya'nın sokak pazarlarında ucuz, popüler ve pazarlanabilir resimleri tanımlamak için kullanılmış ve modern dönemde yüksek sanatın karşısında konumlandırılmıştır; taklit, klişe, yüzeysel ve kolay tüketilebilir olanı ifade eder.

Clement Greenberg, 1939 tarihli Avant-Garde and Kitsch makalesinde kitschi modern kapitalist toplumun bir ürünü olarak tanımlar. Sanayi toplumuyla birlikte ortaya çıkan geniş kitleler, klasik sanatın talep ettiği kültürel birikime sahip değildir. Kitsch tam burada devreye girer: sanatın biçimini alır ama içeriğini boşaltır. Bir tragedyanın duygusal yoğunluğunu taklit eder ama düşünsel derinliğini taşımaz. Bir aşk hikâyesinin heyecanını verir ama karmaşıklığını dışarıda bırakır. Bu anlamda kitsch, kötü yapılmış patates kızartması gibidir. Açlığını bastırır ama seni beslemez. 

Bu nedenle kitschin temel özelliği seçici taklittir. Zor olan, rahatsız eden, düşündüren unsurlar ayıklanır ve geriye sadece kolay haz veren kısımlar bırakılır. Okur ne hissedeceğini bilir çünkü metin onu yönlendirir. Sürpriz veya risk yoktur. Bu durum kitschi yalnızca yüzeysel değil aynı zamanda güvenli kılar. Okur kendini riske atmaz, alışık olduğu duyguların tekrarını yaşar. Yani ortada gerçek bir deneyim değil, deneyimin taklidi vardır. Bu yüzden kitsch metinlerde ya da ürünlerde duygular çoğu zaman abartılıdır. Acı daha acı, aşk daha romantik, kahramanlık daha görkemlidir ancak bu yoğunluk derinlikten değil tekrar ve kalıptan gelir. 

Bu estetik anlayışın toplumsal bir karşılığı da vardır, lümpen burjuva tipi. Kültürel olarak kendini üst sınıfa yakın konumlandırır ama bu konumun gerektirdiği birikime sahip değildir. Yüzeyde bir kültür tüketimi vardır ama derinleşmez. Türkçede bu durumu en iyi karşılayan ifade kifayetsiz muhteristir. Bu kişi için sanat, düşünsel bir uğraş değil, bir kimlik aracıdır. Okunan kitap, izlenen film içsel bir dönüşüm yaratmaz yalnızca dışarıya gösterilen bir statü işlevi görür. 

Ancak kitsch anlayışı zamanla dönüşüme uğradı. Günümüzde kitsch iki şekilde anlaşılıyor, geleneksel eleştirel bakış veya postmodern bir yeniden değerlendirme. Bu ikinci anlayışa göre kitsch, ironik bir mesafe ile tüketildiğinde anlam kazanabiliyor.

Camp estetiği de bu noktada devreye giriyor. Susan Sontag’ın Notes on Camp makalesinde tanımladığı camp, ciddi bir bakış açısıyla kitsch olan şeylere farklı bir gözle yaklaşmayı önerir. Camp için farkındalık sahibi kitsch denebilir. Yani bir şey o kadar kötüdür ki iyidir. Tüketim biçimi değiştikçe ürünün anlamı da değişir ama sanırım yazının başlığını atarken buralara geleceğimizi düşünmüyordum o yüzden çerçeveyi zorlamadan, konuyu burada toparlayalım.

Görsel bu kez ne benim ne de Moriyama'nın kadrajından, yoldan çevirdiğimiz herkesin adını bildiği nadir ressamlarımızdan Van Gogh'un Patates Yiyenler tablosu. Yalnızca komik olacağını düşündüm.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaçış Planı: Geyikli Gece’ye Postmodern Bir Bakış

Rush Hour, Train Station ve Baudrillard

Kim Bu Popüler Edebiyat: Patates Kızartması ve Kültür Endüstrisi