Popüler edebiyat dendiğinde çoğumuzun aklına
hafif,
sığ ve
tüketimlik gibi sıfatlar gelir. Oysa bu kavramı yalnızca beğeni düzeyinde tartışmak yetersizdir, onu doğuran toplumsal ve ekonomik zemini anlamadan sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.
Kapitalist sistem ortaya çıktığında sanat da bir meta haline geldi, artık sanat seçkinlerin kapalı devre ürettiği bir şey değil pazarlanması gereken bir maldı. Matbaanın yaygınlaşmasıyla gazete, dergi, kitap herkese ulaşmaya başladı ve okuma yazma oranı arttı. Popüler kültür tam burada doğdu: eğitim görmemiş, şehirleşmemiş alt ve orta tabaka yavaş yavaş şehir hayatına gelip işçi, memur olmaya başladığında onların zevklerine hitap eden bir kültür ortaya çıktı. Bu kültür, alt ve yüksek sınıfın bir ortalaması haline geldi.
Eskinin romance dünyası masallar, menkıbeler, destanlar, halk hikayeleri hep vardı ama burjuva aydınlanma dünyasında artık olağanüstü olaylar değil sıradan burjuva bireyin hayattaki yolculuğu önem kazandı. Roman türü tam da buradan çıktı ve baştan itibaren popülerdi. Kitlelere hitap ediyordu, dili anlaşılırdı ve yoğun değildi.
Bu noktada Frankfurt Okulu'nun kültür endüstrisi kavramı işe yarar. Theodor Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği'nde (1944) şunu söyler: Kapitalizmde kültür, tıpkı bir araba ya da buzdolabı gibi seri üretilir. Romanlar, diziler, şarkılar aynı kalıplarla çoğaltılır. Amaç, kitleleri eğlendirerek pasifleştirmek, eleştirel düşüncelerini köreltmek ve sisteme rıza göstermelerini sağlamaktır. Adorno'ya göre popüler müzik dinleyicisi nakaratı duyunca rahatlayan, bilinçli bir dinleme yapmayan kişidir. Aynı şey popüler roman için de geçerlidir.
Ancak burada bir gerilim vardır. Popüler kültürü sadece yukarıdan dayatılan bir uyuşturma aracı olarak görmek, okuyucuyu pasif bir kurban konumuna indirger. Oysa popüler metinler aynı zamanda insanların kendi hayatlarına anlam katma çabasının bir parçasıdır. Bir işçinin akşam eve gelip aşk romanı okuması, onun kendi duygusal dünyasını tanımasına, yalnızlığını hafifletmesine yardımcı olabilir. Bu, Adorno'nun gözden kaçırdığı şeydir.
Kant'ın estetik kategorileri bu tartışmayı biraz daha netleştirir. Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi'nde (1790) beğeninin üç halinden söz eder: hoş, güzel ve yüce.
Hoş olan, anlık ve geçicidir. Bir parfüm kokusu gibi, etkileyicidir ama kalıcı değildir. Popüler romanlar da çoğu zaman bu kategoriye girer. Okuru oyalayan, mevcut duygularını güçlendiren ama onu dönüştürmeyen metinlerdir.
Güzel ise kalıcı olandır. Okurda iz bırakır, düşünme biçimini değiştirir. Dostoyevski, Kafka ya da Tolstoy gibi yazarlar bu etkiyi yaratır, metinleri yıllar sonra bile zihinde yaşamaya devam eder.
Yüce ise bambaşka bir şeydir. Karşı karşıya kaldığımızda korku, titreme ve hayranlık uyandırandır. Metafizik ve mistikle bağ kurar. Dante, Mevlâna, Shakespeare, Fuzuli, Şeyh Galib yücedir. Fredric Jameson, postmodernizmin yüceyi tarihin dışına ittiğini söyler. Artık büyük anlatılar yoktur çünkü tanrı merkezli bir dünyada yaşamayız.
Popüler edebiyatın hedef kitlesi yüce ile
ilişki kurmaz, onların dünyası daha çok arzular etrafında şekillenir. Bu
arzular da kültür endüstrisi tarafından sürekli yeniden üretilir. Okurun derdi kendi varoluşunu sorgulamak değil, günün yorgunluğunu unutmak, birkaç saatliğine başka bir hayatın içine girmektir. Bu, popüler edebiyat zevkinin daha az değerli olduğu anlamına gelmez sadece farklı bir habitustur.
Sonuç olarak popüler edebiyatı kötülemek, insanların büyük
çoğunluğunun sanatla kurduğu bağı kötülemektir. Oysa herkes Karamazov
Kardeşler’i okuyamaz, herkes Kafka’dan bir şey anlamaz ve bu, bir eksiklik
değil sosyolojik bir gerçekliktir. Popüler edebiyat, iyiye ve doğruya hizmet
eder, toplumu bir arada tutar, eğlendirir, oyalar, zaman zaman da ağlatır ve
bütün bunlar, tıpkı bir parfüm gibi geçicidir.
Ama hayat, sürekli ıspanak
yemekle geçmez. Bazen patates kızartması da yemek gerekir. Popüler edebiyat, işte o patates kızartmasıdır.
Bu fotoğraf da bu kış Camus'nun Yabancısını Kadıköy Sinemasında izledikten sonra limonlu bira içip yeni yazdığım hikayeyi arkadaşımla eleştirirken çekildi. Bana yaklaşık sekiz yıl önce edebiyat fakültesi kürsüsünde popüler kültürün bazen ihtiyaç duyduğumuz bir patates kızartması olduğunu gösteren pek kıymetli hocama teşekkürler. Kavramları tırnak içine almak yerine italik yazmaksa dilbilim okulunun kattığı mesleki bir alışkanlık, gerçek imla kurallarıyla alakası yoktur.
Yorumlar
Yorum Gönder