Rush Hour, Train Station ve Baudrillard
İlk yazım için nereden
başlamalıyım diye düşünürken, yolum en sevdiğim karelerden birine çıktı. Daidō
Moriyama’nın meşhur bulanık, grenli ve yüksek kontrastlı dünyasına ait bu "image" yaşadığımız postmodern döneme denk düşüyor. Belki sonraki yazımda Geyikli
Gece'nin yapay ışıklarından, şeker kamışlarından ve naylon kadın çoraplarından
bahsederim, şimdilik bu başlamak için iyi.
Postmodern dünyada yaşadağımız
gerçeklik krizini anlatırken Baudrillard simülasyonların gerçeğin yerini
aldığından bahseder. Artık imajlar bir şeyi temsil etmez aksine gerçeklikten
bağımsız, kusursuz ve baskın yeni bir evren yaratırlar. Baudrillard’ın hipergerçeklik dediği
bu evrende temsiller gerçeğin kendisinden çok daha cazip ve ikna
edicidir.
Bu kare, Baudrillard'ın teorisinin sokaktaki somut bir yansıması gibi. İlk gördüğümüz bir reklam panosundan bize bakan kristal netliğinde bir yüz. Oysa o yüz aslında orada olmayan dijital olarak mükemmelleştirilmiş bir simülakr. Diğer yanda ise gerçek insanlar hareket halindeler, nefes alıyorlar ama kimlikleri belirsiz, silik, adeta birer gölge gibi akıp gidiyorlar.
Gerçek dünyadaki insan, kusurları ve hızıyla flulaşırken reklamdaki temsil, hatasızlığıyla mekânı domine ediyor. Sosyal medya filtreleri, reklam panoları ve kurgulanmış hayatlar, sokağın tozlu ve karmaşık gerçekliğinden daha "net" görünüyor. Bu yapay dünyanın kusursuzluğuna o kadar kapılıyoruz ki kendi silik gerçekliğimizi bir kenara bırakıp bu simülasyonları "asıl gerçek" olarak kabul etmeye başlıyoruz. Gerçeklik ise sadece simülasyona yetişmeye çalışan silik bir taklit haline geliyor.
Yorumlar
Yorum Gönder